1 Şubat 2020 Cumartesi

Derin Dondurucu Seçimi



Derin dondurucularla tanışma sürecimizde sandık tipli olanlar sahnedeydi. Derin dondurucu denince akla üstten kapaklı, havuz gibi mobilyalar gelirdi. Daha sonra buzdolaplarımıza benzer dik tip örnekler karşımıza çıkmaya başladı. Endüstriyel mutfak dünyasında da gastronom ölçülerde dik tip derin dondurucular bulmak mümkün.

Cafe veya restoranınız için bir satın alma sürecindesiniz. Peki tercihiniz hangisinden yana olacak? Sandık tip mi, dik tip mi? Karşılaştırmak gereken birçok kriter var. Örneğin sandık tip bir derin dondurucunuz var. Ulaşmak istediğiniz malzeme en altta. Mecburen tüm dondurucuyu boşaltmanız gerekecek. Fakat dik tip bir dondurucuda kapağı açıp elinizi uzatıp alacaksınız. Ama bir dondurucuyu tek bir ürün için kullanıyorsanız, örneğin sadece patates, böyle bir sıkıntı yaşamazsınız. Çeşitli ürünlerle dolu bir dondurucu için dik tip daha doğru bir seçim gibi görünüyor.

Diğer taraftan baktığımızda ısınan hava yükselir, soğuk hava alçalır. Sandık tip bir dondurucunun kapağı açıldığında içerisin ısı kaybı yavaş olur. Dik tip bir dondurucuda kapağı açar açmaz içerideki tüm soğuk havayı boşaltırsınız. Tekrar kapağı kapattığınızda büyük bir soğutma operasyonu söz konusu olur. Bu hem elektrik sarfiyatı açısından hem de motor ömrü açısından olumsuz bir durumdur. Eğer işletmenizin iş akışı gereği o kapak sürekli açılıp kapanıyorsa, iç sıcaklığın -18°C’ye ulaşması hiçbir zaman mümkün olmayacak. Motor sürekli çalıştığından, bir süre sonra mekanik arızalar oluşacak ve siz sürekli teknik servis çağırıyor olacaksınız. Tabi bu süreçte yaşanan gıda ürünlerindeki bozulmalar da maddi olarak sizin canınızı sıkacak. Çok fazla kapağı açılıp kapanacak bir derin dondurucu için sandık tip daha doğru bir seçim gibi görünüyor.

Bu iki kriteri göz önünde tuttuktan sonra kendi kriterlerinizin de değerlendirmesini yapın ve satın almanızı buna göre organize edin. Hatalı satın almalar hem operasyon, hem de mali konularda canınızı sıkar. Doğru seçimi yapmaya gayret gösterin.

9 Mart 2018 Cuma

Aslında hayatı ayna karşısında yaşıyoruz. Mutlu ve olumlu bir hayat için parola: Gülümsemeyi Unutmayın!



Daha güzel bir hayatın çok kolay parolaları var. Ama biz gözümüzün önündekileri çoğu zaman unutuyoruz. Bu konuyla ilgili nokta atışı bir atasözümüz vardır mutlaka, ama "Ne ekersen, onu biçersin." daha geniş bir tanımlamayla anlatıyor bu durumu. Atalarımız demiş ve de çok doğru demiş. Bir sohbet sırasında karşınızdaki kişiye gülümseyerek konuşursanız, o da size gülümseyerek dinleyecektir. Bir görüşmeye giderken kendinizi iyi hissediyorsanız, o görüşme olumlu sonuçlanacaktır. Aslında karşımızdakinden alacağımız reaksiyonu çoğu zaman biz belirleriz fakat unutuyoruz bu durumu ve kaptırıyoruz hayata kendimizi. Yüzünüzden gülümseme eksik olmasın ki tüm kapıları açabilesiniz.

#ayna #aynakarşındayaşam #yaşam #gülümse #hayat #nefes #dikkat #unutma #gülümsemeyiunutma #gülümsemeyiunutmayın

7 Mart 2018 Çarşamba

Geçmişe dönmek henüz mümkün değil. O zaman siz de bugünün tadını çıkarın.



"Ah şimdi üniversite yıllarında olmak vardı!" Özellikle benim ve çevremdeki arkadaşlarımın çokça kurduğu bir cümle. 'Geçmişe duyulan özlem.' Evet o günler çok keyifliydi belki ama bugünümüz de oldukça keyifli. Farkında mısınız? Biz yaşarken bunun farkına çok fazla varamıyoruz. 2 yıl önce çektiğiniz fotoğraflara bakarsanız eğer, daha iyi anlayacaksınız ne demek istediğimi. Anı yaşamak yerine geçmişte kaçırdıklarımıza odaklandığımızı fark edeceksiniz.

O zaman gelin de bugünü daha güzel hale getirelim! Akan zamanın farkında olalım. Zamanı keyifli hale getirelim. Gün içinde kendimizi soktuğumuz binlerce bunalımdan sıyrılalım bir an önce. Aldığımız nefesin lezzetini hissedelim. Ciğerlerimizdeki ferahlığı hissedelim. Gördüğümüz her şeyi, dokunduğumuz, tattığımız, kokladığımız her şeyi gerçekten hissedelim. Değişmez bir gerçek var; o da bu anı bir daha yaşayamayacağımız. Haydi gel o zaman kendine. Aç tüm duyularını dünyaya. Kafanı yoran saçma sapan şeylerden bir an önce kurtul ve hayatı hissetmeye başla!

Gülümsemeyi Unutmayın!

#hayat #keyif #keyfiniçıkar #zaman #zamanakıyor #geçmiş #özlem #geçmişiözleme #bugün #yaşa #bugünüyaşa #farkındamısın #farkındaol #nefes #lezzet #nefesinlezzeti #gör #tat #kokla #dokun #gülümse #unutma #gülümsemeyiunutma #gülümsemeyiunutmayın

26 Ekim 2016 Çarşamba

Çörekotu Meselesi

Geçtiğimiz günlerde bir mağaza açılışına şahit oldum. Açılıştan bir gün önce son hazırlıklar yapılırken bir kap çörekotu geldi ortaya. Sağa sola bıraktılar birkaç parça. Ne olduğunu anlayamadım. Yanımdakilerden birine sordum. "Ne yapıyor bunlar?" Bildiği kadarıyla açıklamaya çalıştı. Dedi ki; "Dükkanın beti bereketi olsun diye. Biz de evlendiğimizde yatağımızın altına koymuşlar, gerdek gecemizde fark ettik." Benim için daha da ilgi çekici hale geldi konu. Yıl olmuş 2016, bilim ve teknoloji her geçen gün ilerlerken çörekotunun gücüne inanmak ilginç. Biraz araştırdım şu çörekotu konusunu.

Latince ismi nigella olan çörekotu, ranunculaceae familyasından yaklaşık 14 türü kapsayan bir yıllık bitki cinsiymiş. Çeşitli hastalıklar için yararları varken, aynı zamanda yapısında bulunan, felç yapıcı etkiye sahip nigelline maddesi sebebiyle aşırı dozdaki tüketilmemesi gerekiyormuş. Poğaçanın, böreğin üstüne hem renk katıyor hem de lezzet. Eyvallah, buraya kadar sıkıntı yok. Tamam da gerdek yatağından, dükkan açılışına kadar nasıl geldi bu çörekotu. Biraz da dini kısımdan araştırayım dedim. Dindeki yeri nedir çörekotunun? Çörekotunun ölüm dışında her derde deva olduğu, Hz. Muhammed'in çörekotunu tavsiye ettiği yazıyor kitaplarda. Evde bulunursa, meleklerin istiğfar (Tanrı’dan, suçlarının bağışlanmasını dileme, tövbe.) getireceği konuları dini yazıların içerisinde yer almış. Ama bu konular dilden dile öyle abartılmış ki adeta kutsal hale gelmiş çörekotu. Evin, dükkanın kenarına konulmuş bitkiden medet umar hale gelmişiz adeta. Abicim, yeni açtığın dükkana faydası olsun istiyorsan iyi personeller çalıştır, dükkanın temizliğine düzenine dikkat et, personeline eğitimler aldır, konuşmayı öğret, güzel giyinmeyi öğret, reklam çalışması yap, yani yap bir şeyler konunla ilgili. Çörekotu nedir?

Felix Baumgartner 14 Ekim 2012 tarihinde 39044 metre yani 39 kilometre yükseklikten dünyaya atlayıp 1.342,8 km/s hıza ulaşarak dünya rekorunu kırdı. Bizimkiler dükkan açılışında çörekotu serpiyorlar sağa sola...

8 Eylül 2016 Perşembe

Gelişemeyen Aile Şirketleri

Küçücük pencereden dünyaya bakan ve sadece biraz şanslı olduğu için iş adamı olarak anılmaya başlayan, biz, gerçek insanlara göre cebinde daha fazla parası olan abilerimizin yönetici tavırları, dünyayı ne kadar eğlenceli bir hale getiriyor farkında mısınız? Panayır yeri gibi yönetim ofisleri olan şirketlerden bahsediyorum. Evet. Hani limited şirketi diye andığımız şirketlerin pek çoğu.

Şans eseri de olsa bazen öyle yerlere geliyor ki şirketler, adam gibi yönetilse kimse tutamayacak, sektöründe ülke lideri, belki de dünya lideri olabilecek potansiyele sahip oluyorlar. Bu potansiyeli değerlendirip zirveye ulaşmak yerine, kafalarındaki küçücük problemlerle boğuşan abilerimiz çok tatlı görünmüyorlar mı sizce de? Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk misali. Kızıyor, bağırıyor, yeri geliyor gülüyor, emrediyor. Ne büyük adam olmuş bizim yönetim becerileri yoksulu abilerimiz. Kocaman şirketleri hala kendi bakkal dükkanları zannediyorlar. Yüzlerce insanı istihdam edip, oyun oynuyorlar.

Aslında mutlu personeller, kaliteli işler ve çok para için gereken şey sadece doğru bir yönetim kadrosu. Anne ve baba keyifli bir gecede çocuğu yapar, acılı bir gün ile çocuk doğar, mutlu günlerle çocuğu büyütür. Ama çocuğa okumayı, yazmayı, matematiği öğreten öğretmenlerdir. İşte şirketler de böyle. Patronlar anne, babadır. Yöneticilerse çocuğun öğretmenleri. Gerçek bir yönetim ofisi olmadan büyük adam olmak mümkün değildir.

Nasıl yapacağız peki şimdi? Nasıl düzelteceğiz geleceğimizi?
   
Abicim bak şimdi, yöneticilik vasfına sahip, tecrübeli, senin şirketini yönetebilecek adama iş teklifi gönderiyorsun. Yalnız bu adam; tanıdığın, arkadaşın, hemşerin, asker arkadaşın falan olmayacak. Gerçek bir yönetici olacak. Dinine, diline, ırkına, saçına, sakalına bakmayacaksın. Bu işi gerçekten yürütebilecek insana göndereceksin teklifi. Adam kabul eder de senin şirketinde çalışmaya başlarsa, sen bir daha o adamın işine karışmayacaksın. Başarısının sırrı sorulduğunda ne diyor Rockefeller. “İş yaşamında yaptığım tek bir şey var; doğru insanı işe aldım ve işine karışmadım.” Yapacağın şey bu kadar basit. Sonra o adam ilk olarak ne yapacak biliyor musun? Kendine bir alt kadro oluşturacak. Elemanları işe almaya başladığında şaşıracaksın. Çünkü aldığı elemanların hiçbiri Ahmet'in kızı, Mehmet'in komşusu, Hüseyin'in eski karısı olmayacak. Hiçbiriyle duygusal bağlantısı olmayacak. Sisteme uyum sağlayamayanı eğer ki farklı pozisyonda da değerlendiremiyorsa, karısı daha yeni doğum yaptı yazık diyip tutmayacak, işten çıkaracak. Maliyetlerin artacak. Çıldıracaksın. Seni sürekli şirketten uzaklaştırmaya, tatile göndermeye çalışacak. Sonra öyle bir kadro oluşacak ki o yönetim ofisinde hayran kalacaksın. Kahve makineleri koyacak ofisin içerisine. Bu otomatik kahve makinelerini neden ofise koyduğunu anlayamayacaksın ömür boyu. Anlam veremeyeceksin. Ama senin şirketinin başarısı için yönetici ile yapılan röportajda; başarının sırrının ofisteki kahve makinesi olduğunu söyleyecek ve sen televizyondan izlerken buna yine anlam veremeyeceksin.

Boş ver takma kafaya şimdi. Sen, şirketin yönetimini kendinden başkasına emanet edebilecek kadar ileri görüşlü değilsin. Otur ofisinde bağdaş kurarak halının üstünde. Üçgen delikten ancak üçgen oyuncağı geçirebilirsin. Bırak o dikdörtgeni elinden...

4 Şubat 2016 Perşembe

Çocuğuna Sarılamayan Babalar

Ülkemiz konum olarak dünya üzerinde çok değerli bir yere sahip. Çeşitli tarım ürünleri ülkenin dört bir yanında verimli olarak yetişebilirken, ülkemizde aynı gün içinde tüm mevsimlerin yaşandığına şahit olabiliyoruz. Tatillerde ülkede görülmesi gereken yerleri ziyaret etmek istesek tatillerimiz yetersiz kalıyor. Toprak olarak bu kadar başarılı bir ülke olmamızın yanında insanlarımızın da müthiş zekaya sahip olduğuna şahit oluyoruz çoğu zaman. Her şey bu kadar iyi iken neden dünyaya baktığımızda kendimizi geride kalmış hissediyoruz?

Bunun bir çok cevabı var aslında. Konuşmaya kalksak günler, haftalar sürer. Ama benim gözüme çarpan bir numaraları sebep kültürümüz. Bağlı kaldığımız anlamsız geleneklerimiz, tabularımız ve yıkamadığımız duvarlar. Yakın zamanda bayan arkadaşlarım ile birlikte sohbet ederken babalar muhabbeti açıldı. Bir çok kız babası tanıyorum ve bu güne kadar hep, biraz daha gözlemci baktım kız babalarına. Muhabbet sırasında tekrar fark ettim ki kızlarımız babalarını hiç tanımıyor.

Hastanede, doğum servisinin önünde bekliyor baba. İçeriden mutlu bir haber geliyor. Görüyor kızını. Sonra ilk defa kucağına alıyor ve kokusunu çekiyor içine. Elleriyle, ayaklarıyla, suratıyla oynuyor baba sevimli kızının. Gün geçtikçe kız büyüyor. Aynı doğrultuda baba uzaklaşmaya başlıyor kızından. Eskisi kadar özgür sarılıp öpemiyor kızını. Kızı da babam beni sevmiyor demeye başlıyor kendi kendine. Erkek arkadaşına diyor ki babam duyarsa çok kızar, dışarıda dolaşmayalım yan yana. Baba aslında içinden kızım büyüdü de erkek arkadaşı olmuş diye tebessüm ederken, diğer taraftan da benim özgürce sarılamadığım kızıma nasıl sarılır o elin oğlu diye pireleniyor. İnsanın canından bir parça olan kendi kızına sımsıkı sarılıp öpememesinin sebebi; o anlamsız kültürümüz, gelenek ve görenek diye adlandırılan takıntılarımızdır.

Çocuklarınıza, ailenize, akrabalarınıza, arkadaşlarınıza, insanlara sarılın. Gülümseyin gözlerinin içine bakarak. Geleneği değil, geleceği yaşayın. Gülümsemeyi Unutmayın!

30 Ocak 2016 Cumartesi

Meşhur Türk Mutfağı

Her zaman Türk yemeklerinin çok lezzetli olduğunu, Türk mutfağının özel bir mutfak olduğu söyler dururuz. Peki ya şöyle bir adım uzaktan bakmayı denediniz mi hiç mutfağımıza? Televizyon programlarında karşımıza çıkan Türk mutfağı ile evlerimizin içindeki Türk mutfağı aynı mutfak mı? Bence kesinlikle değil.

Evlerimizde annelerimizden öğrendiğimiz Türk mutfağı tamamen şundan ibaret: Tencereye yağı koy, üzerine soğanı ekle kavur. Arkasından bir kaşık salça ekle onu da kavur. Sonra evde ne varsa üzerine ekle onu da kavur. Sonra tencerenin içindekileri kaplayacak kadar su ekle. Tuz eklemeyi sakın unutma. Yarım saat kaynat. Al sana Türk mutfağı. Afiyet Olsun!

Koskoca bir kültürün mutfağı tek bir tarif üzerine kurulu olabilir mi böyle? Tamamen kadının tembelliği olarak bakıyorum ben bu konuya. Kitapları karıştırdığınızda ne yemekler çıkıyor kültürümüze ait. Yaşayan bir kültür gelişir, kendine yenilikler katar. Benim babaannem pilavın üzerine kuru fasulye döküp yiyormuş, bugün babamın torunu pilavın üzerine kuru fasulye döküyor. Biz ülke olarak neden gelişemiyoruz, neden değişemiyoruz, neden üretemiyoruz diye siyasi düzenlemeler yapmaya çalışan sayın abilerim, akşam yemeği için masaya oturduğunuzda şöyle bir sofranın üzerine bakın bakalım neden gelişemiyormuşuz.

Bugün herkesin evinde türlü özelliklere sahip fırınlar, enerji verimi yüksek ocaklar, blenderlar, rondolar, robotlar, kahve makineleri ve sayamayacağım bir çok alet var. Bir markete gittiğinizde ananastan avokadosuna, hardallı salata sosundan ranch sosuna kadar çeşit çeşit ürün bulmak mümkün. Küçük dokunuşlarla mutfağımızı daha keyifli, yemeklerimizi daha ilgi çekici hale getirebiliriz. Annenizden öğrendiğiniz tarifi değil, kendi icadınız olan tarifleri uygulayın, mutfağınıza ve sofranıza renk katın. İnanın sadece yemekler değil, hayatınız da daha lezzetli olacak.